“Gourmet’in İnceliği, Lezzetin Sanatı”

Ana Roš: Dağların Sessizliğinden Dünyanın Sofralarına

Tolga AKAGÜN


Ana Roš: Dağların Sessizliğinden Dünyanın Sofralarına


Slovenya’nın küçük bir dağ köyünde, ilk bakışta kaderin sıradan bir yörüngesi gibi görünen bir hayat vardı. Ne büyük şehirlerin cazibesi, ne de gastronomi dünyasının ışıkları bu köye uğramıştı. Ama Ana Roš’un hikâyesi, sessizliğin içinden yükselen bir “mutfak devrimi”ne dönüştü.

Ana, aslında diplomat olma yolundaydı. Çok dilli bir eğitimden geçmiş, uluslararası kariyere hazırlanıyordu. Ancak hayatın kendisine açtığı sürpriz kapı, diplomasi masalarından değil, köyünde kurduğu restoranın mutfağından geçti. Eşiyle birlikte Hiša Franko’yu açtığında, elinde ne Michelin yıldızlarıyla dolu bir geçmiş vardı, ne de gurme çevrelerin ağırlığını taşıyan bir şöhreti. Elinde sadece doğa vardı: dağlardan topladığı otlar, keçi peyniri, köyün çevresindeki nehirlerden çıkan balıklar…

Onun en büyük cesareti, “küçüğü büyütmek” oldu. Başkalarının gözünde sıradan sayılan bu malzemeleri, kendi hayal gücüyle öyle bir işledi ki Slovenya mutfağı bir anda dünya haritalarına kazındı. Basit bir keçi peynirini zarif dokunuşlarla bir sanat eserine dönüştürdü. Nehir balıklarını tabakta şiir gibi kurdu. Otların aromasını, dağların rüzgârını tabağa taşıdı.

Yavaş yavaş, Hiša Franko sadece bir restoran olmaktan çıktı; Slovenya’nın gururu hâline geldi. Yerel halkın yıllardır bildiği lezzetler, Ana’nın ellerinde uluslararası bir dile tercüme edildi. Böylece Slovenya mutfağı, Fransa’nın şarapları ya da Japonya’nın kaiseki sofraları gibi kendi kimliğiyle anılır oldu.

Dönüm noktası, Netflix’in Chef’s Table belgeseliyle geldi. Dünyanın dört bir yanındaki izleyiciler, bu küçük köyde bir kadının doğaya yaslanarak mutfak sınırlarını nasıl zorladığını gördü. Ana Roš bir anda küresel bir ikon hâline geldi; hem bir şef, hem bir kültür elçisi, hem de “küçük bir yerden büyük bir dünya kurmanın” sembolü.

Bugün Hiša Franko, sadece yemek yemek için gidilen bir adres değil; bir yolculuk. İnsanlar oraya, Slovenya’nın dağ havasını solumak, tabakta geçmişle bugünü buluşturmak ve Ana Roš’un hikâyesine dokunmak için gidiyor. Onun mutfağında her tabak, sadece damakta değil, ruhta da bir iz bırakıyor.

Bu hikâye bize şunu fısıldıyor: Başarı, her zaman büyük şehirlerin ışıklarından doğmaz. Bazen küçük bir köyde, sessiz dağların gölgesinde, kendi toprağının sesine kulak veren bir yürekten doğar. Ana Roš, bu yüreğin adıdır.